Self-Portrait, klasik otoportre geleneğini altüst eder. Figür ne merkezde konumlanır ne de bütündür; kırılmış, parçalanmış ve yoğun duygularla yüklüdür. Görünen kadar görünmeyen de önemlidir; izleyici, eksik kalan alanları kendi yorumuyla tamamlamaya davet edilir.
Kırmızı, yeşil, mavi ve siyahın girdap gibi dönen yoğunluğu, anatomik biçimden ziyade duygusal karmaşıklığı yansıtır. Göz doğrudan bakmaz; huzursuz, arayışta ve içe dönüktür. Kimlik sunmak yerine, portre çözülmemiş bir benlik hâlini önerir akışkan, kırılgan ve değişken.
Self-Portrait, “ben kimim” sorusuna bir yanıt değil; “kendime baktığımda ne hissediyorum” sorusuna bir çağrıdır.
Psikolojik derinlik, kimlik ve duygusal soyutlama temalarını inceleyen koleksiyonlar için ham, samimi bir eser.