Hafıza, temsili olmayan ama hâlâ taşınan bir belleğin kalıntısı olarak durur. Önceki figüratif anlatıların aksine, burada hatırlama bir imge ya da sembol biçimini almaz; dokuya, titreşime ve malzemeler arası bir diyaloğa dönüşür.
Renk akışı, yüzey katmanları ve rastlantısal izler; söylenmeyen ama bütünüyle hissedilen bir hafıza türüne işaret eder. “Hafıza” artık anlatılan ya da biçimlendirilen bir şey değildir sızar. Anlam olarak değil, duygusal tortu olarak kalır.
Parçalanmış çizgiler, organik geçişler ve soyut boşluklar psişik bir alan açar: kimsenin tam olarak hatırlamadığı ama herkesin bir şekilde tanıdığı bir alan. Bu eserde süreç öne çıkar. Önceden planlanmış bir kompozisyon yerine, sezgiyle şekillenen ve malzemenin eli yönlendirmesine izin veren bir yapı söz konusudur.
Bu durum hafızanın doğasını da yansıtır: öngörülemez, davetsiz ve bastırılamaz biçimde ortaya çıkar. Artık adı konamayan bir formda var olsa da, hâlâ oradadır yüzeyde iz bırakarak, kendini yeniden biçimlendirerek, kendi görsel diliyle sessizce konuşur.