Landscaping, manzaranın bir görüntü değil, bir duygu olduğu fikrinden yola çıkar. Eserde doğa, gerçekliğin sınırlarından arındırılarak saf renge, saf şekle ve saf sezgiye dönüştürülür. Parlak sarılar, mor geçişler ve turuncu bloklar, ışığın gün içindeki değişimini bir hikâyeye dönüştürürken; koyu yeşiller ve lacivertler, toprağın derinliğini sessiz ama sağlam bir karşı ses gibi taşır.
İnce ve kıvrımlı dallar, resmin merkezinde bir yön duygusu yaratır; sanki mekân, hafızanın içinde yeniden kuruluyormuş gibidir. Renklerin birbirine temas ettiği yüzeyler, manzarayı bir dış mekândan çok, içsel bir coğrafyaya dönüştürür. Bu kompozisyon, izleyeni hatırladığı ama tam adlandıramadığı bir yere çağırır.
Landscaping, doğayı temsil etmek yerine onu yeniden hayal eder. Baktıkça değişen, sınırları belirsizleşen, rengi mekâna dönüştüren bu dünya; izleyiciyi hem dinginliğin hem de canlılığın arasında bir noktada durmaya davet eder.