Tekrarın Bedenleri, hareketin bir kaçış değil, bir yük olduğu eşikte konumlanır. Figürler çoğalır ama yeni bedenler olarak değil; aynı görünmeyen ağırlığın yankıları olarak. Omuzlar düşer, uzuvlar gerilir, bakışlar bulanır ve çarpışır; bu bedenler mekâna karşı durmaz, mekânın üzerlerindeki baskısını görünür kılar.
Çınarsu Kurt’un çizgisi zaman boyunca titreşir silinmiş gölgeler, hayaletimsi silinmeler, üst üste binen jestler bir anın içinde sıkışıp kalmış nefesler gibidir. Kompozisyon tek bir sahneyi betimlemez; bunun yerine, döngüye takılmış bir anın süregelen titreşimini kaydeder. Tekrar burada bir ritim değil; sessiz bir direniştir.
Bu bedenler birer anlatıcı değil; tanıktırlar. Toplumsal yapının tektonik baskısını üzerlerinde taşırlar. Tekrarın Bedenleri şu soruyu ortaya koyar: Aynı jest içinde kaç kez yeniden doğmamız gerekir ki, kendimizi tanıyalım?